13 Şubat 2013 Çarşamba

SİLLE'NİN MÜCEVHERLERİ YİNE PARLIYOR


Sönmüş, tarihe gömülmüş volkanlardan Küçük Gevele Dağı’nın eteğindeki vadideyim. Soğuk bir kış günü. Güneş tepemde, ama cansız. Sille Çayı’nı takip ederek giriyorum vadiye. Işık önce tepeye yaslanan kocaman mezarlığı yalıyor, kaya oyuklarına takılıyor, sonra güzelim mimariyi aydınlatıyor. İçim ürperiyor. Hiç hayal ettiğim gibi değil burası, beni derinden etkileyen bir başka ruhu var Sille’nin. Anadolu uygarlıkları içinde çok özel yeri olan, şimdilerde küllerinden doğan ender bir yerleşim. Pek yakında Batı’daki birçok benzeri gibi turistlerin, turların listelerinde yer alacak, eminim.

Konya merkezinin 8 kilometre kuzey Batısındaki Sille, Selçuklu ilçesine bağlı. Mevlana’dan Sille’ye 20 dakikada bir otobüs kalkıyor. Konya merkezden 40 TL’ye taksiyle gidip, gezip, geri dönmek mümkün.
Sille bölgesi Friglerden günümüze iskan görmüş, erken hıristiyanlık devrinin ilk merkezlerinden birisi. Antik dönemdeki ismi Sylata. Efes’ten doğuya giden Kral Yolu’nun durağıymış Roma döneminde. Belki Aziz Paul buradan geçmiş, Sille’ye de uğramıştı? 4’üncü yüzyılda Efes önemini kaybedip Bizans başkenti İstanbul önem kazanırken Kudüs hac yolundaki Konya önemini korumuş. Sille yolculardan nasibini almış. Refah artmış; kilise, han, hamam, çarşı, kale, kışlalarla kuşatılmış.

Sille’nin mücevherleri yine parlıyor

/_np/7879/19227879.jpg
























GÖZ KAMAŞTIRAN ALTIN YALDIZLI KABARTMALAR
Sille yapıları arasında baştacıdır Aya Elenia Kilisesi. Otobüslerin son durağı olan kilisenin önünde inin araçtan. 327’de inşa ettirilen yapı restore edilip müzeye dönüştürülmüş. Kitabesinde Büyük Konstantin’in annesi Helene’nin yaptırdığı, 1833’te Sultan Mahmud’un izniyle tamir ettirildiği yazmakta. Kesme taştan iki katlı bina fresklerle süslü. İsa, Meryem ve havarilerin resimleri bunlar. Bir kısmı tahrip olsa da İsa’nın doğum sahnesi tanımlanabiliyor. Diğerleri 19’uncu yüzyılda Sille’nin önemli ailelerince yaptırılmış. Yapının birçok yerinde rokoko üslubunda altın yaldızlı alçı süslemeler kullanılmış. Yapıdaki en değerli öğe muhtemelen rahiplerle halkı ayıran paravanlar. Yüzeylerindeki dini figürler, asma yaprakları, üzüm salkımlarından oluşan altın yaldız kabartmalar gözkamaştırıcı. Sizi ruhani dünyaya davet eden etkileyici bir yapı Aya Elenia. Sille’nin başka kiliseleri de var: Panaghia, Tepe, Kyriakon...

Çıkışta Subaşı Mahallesi’ne doğru yürüyün. Sille Çayı beldeyi ikiye bölmüş. Çayın iki tarafını birleştiren, çoğu taştan ve kemerli olarak yapılan köprülerin yanı sıra ahşap köprüler de mevcut. Sokaklar inişli-çıkışlı, sekili ve taş döşeli. Yağışta asla çamur olmaz, kendini temizlermiş. Sille taşıyla yapılan evlerde ahşap malzeme de bolca kullanılmış. İki katlı evler düz toprak damla örtülü. Duvar kalınlıkları 60-70 santimetre. Mimarileri şahane.

Sille’de ilk kan kaybı 1923 Mübadelesi’nde Hıristiyanların göçe zorlanmasıyla yaşanmış. Bir daha da dönememişler, nüfus azalmaya başlamış. Zamanında taşı o kadar değerliymiş ki ocaklardan merkeze raylarla Sille Taşı (andazit, siyenit) çekilirmiş. Taş ocakları buranın ekmek teknesiymiş. Ocaklar kapanınca istihdam azalmış, şehre gelen demiryolu da Sille’nin yüzüne tokat gibi patlamış! İş bulma, geçim kaygısıyla 1980 sonrasında evini satan Konya’ya taşınmış.

Son yıllarda Sille merkezine, bağ evlerine yeniden yerleşim başlamış. 10 yıl önce 4 bin kişinin yaşadığı Sille’de günümüzde yaz nüfusu 10 bini buluyor. Türkiye’nin dört bir yanındaki Silleliler buradan ev almak için sıraya girmiş. Selçuklu Belediyesinin canlandırma projesi beldenin küllerinden yeniden doğuşunu başlatmış. Simge yapılardan tarihi hamam restore edilip müzeye dönüştürülmüş. Evlerin neredeyse tamamı restore ediliyor.

Sille’deki toprak işçiliği, çanak, çömlek, tuğla, kiremit yapımı olarak önemli bir meslek dalı. Kârhane (Subaşı) Mahallesi testi yapım merkeziymiş. Günümüzde yeniden canlanan bu meslek aynı mahallede birkaç atölyede devam ediyor. ‘Sille Çömlek’ bunlardan biri. Doğma büyüme Silleli olan Yaşar Usta, çocukluğunda öğrendiği çömlekçiliği 35 yıldır her türlü zorluğa rağmen sürdürüyor. Hediyelik yüzlerce çeşit Mevlana heykeli, testi, çanak, mumluk alabilirsiniz. Ustanın eşi de 1 TL’ye tandır ekmeği, 2 TL’ye tandır böreği satıyor. Sıcacık böreklerden ister patatesli isterseniz peynirlisini alın. Az ilerdeki Kızıltaş Çay Salonu’na oturun, demli bir çaya katık yapın.


Kurtuluş, Subaşı, Mezaryakası, Orta Mahalle, Ak, Karataş, Çay yüzyıllarca Müslüman halka hizmet etmiş yaşlı camiler. Çayın kenarına inşa edilmiş Çay Camii’nin restorasyonu bitince ahşap sütunlu girişiyle göz kamaştıracak. Meydana inene kadar ara sokaklara dalın, Sille evlerini daha iyi tanıyacaksınız. Fotoğraf kareleriniz otantik birçok enstantaneyle zenginleşecek. Sille Çarşı Hamamı (Hacı Ağazadeler Hamamı) günümüzde Mihenk Sanat Galerisi ve müze olarak halka açılmış. Hamamın bir kısmı; odacıklar, göbek taşı bölümleri Sille halkının hediye ettiği etnografik eserlerle dolu. Subaşı Mahallesi’ndeki çifte hamam, kadın ve erkek bölümlerinden oluşuyor. Sille İlköğretim Okulu’na bitişik konak, Selçuklu Belediyesi tarafından restore edilerek Sille Kültür Evi olarak hizmete açılmış. Konak; kültürel, bilimsel toplantılara ev sahipliği yapıyor.




MAĞARADAKİ AK MANASTIR’I MEVLANA ZİYARET ETMİŞTİ
Gezilecek, görülecek alanlar henüz bitmedi! Sille’de 4 mezarlık mevcut. Hamamın hemen karşısında, tepeye kadar uzayan büyük bir Osmanlı mezarlığı var. Taşların bazıları yazıtlı, bazıları sarıklı. Mezarlığın arkasından başlayıp Aya Elenia Kilisesi’ne kadar devam eden tepeler ilk Hıristiyanların yaşadığı Kapadokya’yı andıran mağaralarda dolu. Kayalara oyulmuş Hagios Khariton Manastırı (Ak Manastır), Mevlana tarafından da zaman zaman ziyaret edilmiş. Yukarılara rahatça tırmanıp panoramik Sille manzarasını seyredebilirsiniz.

Dimnit, büzgüllü, kut, gemri, aküzüm, deve gözü gibi türler Sille’ye ait üzüm çeşitleri. Dimnit türünden çalkalana çalkalana pişirilen Sille pekmezi pek ünlü. Konya yemek ve kültürü üzerine değerli çalışmaları olan Fevzi Halıcı, bu üzüm için bir destan yazmış: “Sabahtan indim pazara, dökülmüş yollara dimnit, gayrı tükenmek üzere, gider yâd ellere dimnit.”

Artık Sille’den ayrılma vakti, güneş battı, gün döndü alacakaranlığa. Soğuk hissettirir oldu kendini iyiden iyiye. Sille evlerinde tek tek ışıklar yanarken arkama dönüp bakıyorum, biliyorum ki tekrar geleceğim.

Kadın ve erkek misafirler farklı kapı tokmağı çalıyor
Dere kıyısından yürürken ev kapısında iki tokmak gözüme çarpıyor. Büyüğüyle kapıyı çalıyorum. Kapıyı açan amca şaşırıyor “Kızım sanırım yabancısın, erkek misafirlerin tokmağını çaldın” diyor. Biraz utansam da bilgi istiyorum kendisinden: “Kalın tokmağın altındaki, ‘Şakşak’ dediğimiz küçük halka çaldığında gelenin bir bayan ya da çocuk olduğunu anlarız. O zaman evin hanımı açar kapıyı. Sen onu çalacaktın.” Bu zarif geleneğin hâlâ yaşatılması içimi ısıtıyor bu soğuk kış gününde.


Konak lezzetleri
Bahçesi açık hava müzesine benzeyen 1800 yıllık Papaz Evi, yeniden düzenlenerek ‘Sille Konak’ olarak Türk yemeklerinin sunulduğu bir lokantaya dönüştürülmüş. Bamya çorbası, etli sarma, su böreği, çömlek kebabı, mormi kebabı, tirit, ekmek salması, konak kebabı, kiremitte kuşbaşı, güveçte sote, höşmerim... Kahve molası vermek istediğinizde size yenilenmiş Sille evlerinden birinde açılan sevimli ‘Sille Sanat Kafe’yi tavsiye ederim. Bölgenin simgesi olan mağaralara karşı yudumlayacağınız kahvenin tadı bir başka olacak. Kafe sanat açısından pek faal; fotoğraf, gitar, ney eğitimi veriyor. Fotoğraf yarışması düzenliyor.



11.02.2013 Tarihli Hürriyet Gazetesi Seyahat ekinde yayınlanmiş yazımdır, izin alınmadan kullanılanmaz. Her türlü hakkı saklıdır.




28 Aralık 2012 Cuma

3 Aralık 2012 Pazartesi

TOPRAK ANA GÜNÜ KUTLAMALARI - 2012



10 Aralık butun dunyada Slow Food Hareketi içindeki ülkelerde, birliklerde Terra Madre Day yani toprak Ana günü olarak kutlanıyor. Toprağa ve emeği geçen tüm toprak çalişanlarına saygı günü. Mutfağımıza, ürünlerimize, biyoçeşitliliğimize saygı günü. Somut olmayan kültürel mirasımızı koruma ve gelecek kuşaklara aktarma günü. Biz de, bu yıl 3.sünü gerçekleştireceğimiz etkinliklerimize sizleri de bekliyoruz.

Etkinlik 1: Açık Masa Buluşması  10 Aralik Pazartesi günü bu defa Güney-Güney Doğu'dan göç edenlerin anisina yemeklerimizi, tariflerimizi ve anılarımızı paylaşalim bir sofra etrafında, beraberce, yeniden. Aramizda Irak, Suriye, İran, Ürdün, Lübnan'dan göçenler mutlaka vardir. Olmayanlarin ise akrabalarini, dostlarini gözden geçirme zamanidir diyorum.
Göçerlerin, halkimizin geleneklerini yemek kültürünü hep beraber yasatalim listemiz çogalsin, çogalsin ki yad edelim dedelerin, ninelerin anilarini.
Buluşma yerimiz bu defa bileşenlerimizden Çekül Vakfı'nda olacak. Saat.19.00'dan itibaren oradayız.

Etkinlik 2: Prof.Dr.Kenan Demirkol bizlerle...
Slow Food Istanbul “Yağmur Böreği” Birliği Beşiktaş Belediyesi'nin katkılarıyla, gıdamız üzerinde giderek azalan ilgimiz, yiyeceklerimizin nereden geldiği, nasıl üretildiğini sorgulama hafızamızı tazeleyerek, globalleşmenin bize kaybettirdiği gıdalar üzerinden sağlık sorunlarımızı irdeleyeceğiz. Konuşmacımız,Prof.Dr. Kenan Demirkol. Konuklara, BESLENME ALIŞKANLIKLARIMIZ, GIDALARIN SAĞLIĞIMIZ ÜZERİNDE ETKİSİ üzerine bir sunum yapacak.

Gıda olarak önümüze getirilen ürünlerin arkasında dönen oyunlar, tarım ve hayvancılıkta kullanılan kimyasallar, GDO’lu yiyecekler, gerçek gıdaya ulaşım, sağlığımızı korumak için ne yediğimiz, onların nasıl yetiştiğini bilmemiz konusunun önemine dikkat çekecek olan Prof.Dr.Kenan Demirkol, beslenmenin akıllı yöntemlerini bizimle paylaşacak. Halen İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Bölümü hocalarından olan Prof.Kenan Demirkol yaptığı ve katıldığı TV programları, verdiği konferanslarla Sağlık, beslenme,GDO konularında bireylerin aydınlanmasına katkı sağlamaktadır. Gıda konusunda “Aklını kullanma cesareti göster! “ diyen Prof. Kenan Demirkol’un “GDO: Çağdaş Esaret” adında bir de kitabı bulunmaktadır. Etkinlik 11 Aralık 12.00'de Levent Kültür Merkezi'nde (Çalıkuşu Sok.No.2 Levent Çarşı).

Etkinlik 3: Göçmen Dayanişma Ağı Mutfağı ile Yagmur Böreği Dayanişma Ağı. Tarlabaşi'nda bir süredir tamamen imece ve gonulluluk prensibine dayali bir mutfak açık, tüm mahalle halkinin yararlanmasina dayali. Paranin konu edilmediği, insani, yardimlaşma aği bu. Mutfak mahalleliye açık, kimi aşçi, kimi misafir, kimi de bilgisini paylaşir bu ortamda. Yerel pazarlar, dükkânlar, kuruluşlar, çiftçi kooperatifleri ve farklı kolektifler sundukları sebze, tahıl, bakliyat, yağ ve çeşitli malzemelerle mutfağa katkı sağlar. Biz de Yağmur Böreği üyeleri olarak mutfak için gerekli olan yeşil/kırmızı mercimek, bulgur (pilavlık - köftelik), kuru fasulye, kuru börülce, nohut, pirinç, kuru barbunya, kuru bezelye, zeytinyağı, tereyağ gibi yemekte düzenli olarak kullanılan  ihtiyaçlar arasında olan ürünleri 10 Aralık gecesi toplayarak gönüllülere teslim edeceğiz. İlerleyen günlerde Mutfak ve Yağmur Böreği beraber yemek yapmanın ve yemenin, ocağın, sofranın kutsal zemininde, birlikte yardımlaşma ve paylaşımını gerçekleştireceğiz (http://dayanismamutfagi.blogspot.com/ ).

GELECEĞE ATILACAK TOHUMLARIMIZ İÇİN, TORUNLARIMIZ İÇİN VARIZ!
TOPRAK ANA GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN.





















23 Eylül 2012 Pazar

BEYOĞLU GÜNCESİ

Bloğu boşladığımın farkındayım ne yaptımsa kızım içindi bu yaz, onun istekleri, yerleşmesi, hazırlıklar, düğünü, balayına yolculanması... Tüm takipçilerimden özür dilerim öncelikle.

Neyse artık beraberiz, günlerden Cumartesi, tek başıma geçirmek istedim. "Altın Eller" sergisini çeşitli arkadaşlar fotoğraflamış benim de görmemi tavsiye edenler olmuş, heyecan içinde gittim Tepebaşı'na. Önceki yıllarda Gezi Parkı'nda konumlanan serginin yerinden hiçbir sanatçı, katılımcı memnun değil. Sanırım biraz sapa kaldı bu yıl lokasyon. Böyle olunca almak istemediğim evde var olan çeşitlerden de aldım, sırf destek olmak amacıyla sanatçılarımıza.

















Mardinli Hasan Usta'nın Şahmeran camaltı'nı yıllardır evime koymak isterdim kısmet bugüneymiş!
Ahşap işçiliği ustası Sakarya'dan Sabri Özşahin amcadan şimşir spatula, yeşil sebzelerimi kesmek için şimşir bıcak aldım. "Bambulara itibar etmeyin onlar suyu çeker mikrop barındırır, şimşire su işlemez ondan antibakteriyeldir, senelerce kullanın" dedi Sabri amca elindeki kaşığı ustaca oyarken.


Bugün sergileme bitiyor bilmem siz uzanabildiniz mi bu güzelim emekçilerin, zanaatkarların yanına? Maraş'tan, Adıyaman'a, Bursa'dan Antakya'ya, Mersin'den Devrek'e soluyabildiniz mi yoğun emeklerini?

Tepebaşı'ndan Galatasaya'a doğru yürüdüm Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi'nde"1800'den Bugüne Romanlar" Sergisi vardı son gününde yakalama mutluluğu ile attım kendimi galeriye. Bir sahafın meslek hayatı boyunca Çingeler ile ilgili topladığı ne varsa bu sergide! Gazete küpürleri, dergiler, romanlarda çocuk kitaplarında Çingeneler, onların yaşamlarını inceleyen araştırma kitapları, plaklar, cd ve kasetler, kartpostallar, notalar, Strauss'un "Çingene Baron" opereti, Carmen... Kapsamlı da bir kitapcığı var serginin yetişemeyenler sanırım galeriden edinebilirler.


1906'da Konkordiya Tiyatrosu yerine yapılan Sant'Antonio Kilisesini ve 1893'de yapılan Aznavur Pasajı'nı sıyırarak gözlerimle geçtim, en sevdiğim yayınevinde, Galatasaray'ın köşesindeki bilgi deposunda buldum kendimi: YKY.  Orhan Veli torbamdaydı  artık, sevdiğim, gün gelince alacağim tüm kitapların yavaşca sayfalarını açtım, okşadım sonra vedalaştım onlarla.

Açıktım mı ne! Ne zamandır Balkan köftesi yemedim. Kendime bir sonbahar sofrası ikram ettim mevsime veda ederken patlıcan kızartma.  Püreli ızgara köfte, yanında acı sos ile Beyoğlu'nun kalabağına karışan kokular arasındaydım artık.


Ben uğramayalı İstanbul Kitapçısı 'nın yeri değişmiş, "İstanbul'un 100 Esnafı" ve "Eski İstanbul Kahvehaneleri" de  katıldı torbaya. 
 Kitapçıda kulağıma Rusca aryalar takıldı, sokağın karşısında kimliğini bilmediğim bir bayan güzel sesiyle şarkı söylüyor, yanındaki bey de akordion ile ona eşlik ediyordu. Yoksa sayıları yok denecek kadar az olan Beyaz Rusların çocuklarından mıydı bu ikili?


Hollanda Konsolosluğu, Paşabahçe Mağazası, Denizler Kitapevi, Annemin yadigarı Kelebek Korse Mağazası, Beyoğlunun renkli sokak aralarını tarayarak geçtim.



Borusan Sanat Galerisi'nde "Revolution-Revelation" Sergisinin renkli tüyleri çekti beni içeri. Sergi Arkın, nam-ı diğer Mercan Dede ile Kanadalı sanatçı Carlito Dalceggio'ya ait." Kendi aydınlanmanı kışkırt, at nefsini ateşe!" diyor kendine romantik asiler olarak adlandıran grup. 5 Ekim'e kadar gezebilirsiniz sergiyi.
Diğer renkli karelerle neşelenirken, Markiz Pastanesi'nin yeni hali pek hüzünlendirdi beni!


Lebon, Narmanlı Han'ın dor sütünları, İsveç Konsolosluğu önünde Aşık Veysel'den Kara 'ı sazının akortsuz tellerinin vurarak söyleyen 75'lik teyze, Tünel'den tramvaya binenlerin itiş kakışına karıştı gözlerim.
Nasıl bir zenginliktir bu, nasıl bir kakofoni, nasıl bir bitmeyen enerji taşır içinde. Ey Beyoğlu büyüksün! Zaman tünelinden aşırıp beni nasıl da şimdiye ışınladın. Dinlerin, dillerin, renklerin buluştuğu güzeller güzeli "Pera" sen bize armağansın, İstanbul'un Ecesisin.




Artık yer altına inme zamanı gün geceye dönmeden varmalı eve, dökmeli kitapları, eşyaları odaya, zevk-ü sefa içinde solumalıyım yeniden Beyoğlunu. Bir açık hava müzesini gezdim, renklendim, doydum, doyuruldum. İşte İstanbul'da yaşamanın keyfine varma, oh be hayatın göbeğinde, aranızdayım deme zamanıdır şimdi!.

29 Temmuz 2012 Pazar

SOFYA’DA BALKAN TERRA MADRE’Sİ

Terra Madre (Toprak Ana) toplantıları 2 yılda bir Slow Food’un uluslararası bilgi alışveriş ağının sağlamlaşması adına yapılır Torino’da. Balkan Terra Madresi ise, bölgesel, birbirine benzer, ortak kültür sahibi ülkelerin bir araya geldiği kültürel miras ve gelenekselliğin korunması adına bir organizasyon olarak düzenlendi Bulgaristan’ın başkenti, 2019 yılı kültür başkenti adayı Sofya’da.


Balkanlar denilince akan sular durur benim için. Kanım canım, ecdadım oradandır. Son gezimin üzerinden dört yıl geçmiş. Bulgaristan Slow Food başkanı çağrısı ilaç gibi geldi desem yalan olmaz. Yeniden koklamak Balkanların havasını, yemeklerini tadımlamak, hele ki böreklerini pek özlediğimi hatırlamak Kapıkule’den zorlu geçişleri bile unutturdu bana bir anda. Toplantı Sofya’nın kalbindeki Alexander Nevski Kilise meydanında Sofya Üniversitesi bünyesindeki Bilimler Akademisi ve Botanik Bahçesi’nde yapıldı. Arnavutluk, Bosna Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Makedonya, Romanya, Kosova, Yunanistan, Türkiye “Balkanların Lezzetleri” başlığı altında kaynaştı, benzeşen ayrışan dertler konuşuldu. Kültürel mirasın sahiplenilmesi adına müthiş verimli bir toplantı oldu. İnsan bu kadar teori arasında dolaşırken geleneksel yemeklerini içkileri tadımlarken, ülkelerin topluca birbiri içine geçen üretim tekniklerini gözlemlemek fırsatı da buluyor.

Sofya’ya 3 günlük bir gezi yapmanızı öneririm, İstanbul – Sofya arası otobüsle yaklaşık 9 saat. Metro (tram) istasyonu hemen terminalin yanında, 1 Leva yaklaşık olarak 1 Lira ediyor. Taksiler çok ucuz, en uzak mesafe 10 lira tutuyor. Biz ekipce merkeze, en hareketli cadde Vitosha Bulvarı’na yürüme mesafesindeki Hemus Hotel’de kaldık. Bulgaristan’ın sembol yapılarından Alexander Nevski kilisesi mutlaka görülmesi gereken bir yer. Osmanlı Rus Savaşı'nda ölen 200 bin Rus askerinin anısına inşa edilen katedral, Ortodoks inancının en büyük ibadethanelerinden. Kilisenin etrafı, yakındaki alanlar açık hava pazarı. El işleri, ikonalar, paralar, madalyalar, cam eşyalar, matruşkalar bolca. Kıyafetten yiyeceğe, mutfak eşyasından ikinci el eşyalara kadar ucuz malzeme bulabileceğiniz Zhenski Bazar yani kadınlar pazarına gidemesem de, sadece sebze-meyve pazarı olan Dimitar Petkov pazarını gezdim. Genellikle Bulgar Romanların satış yaptığı pazarın bizden pek farkı yok. Domates 1,5, fasulye 2, kiraz 3, çilek 3,5, patates 0.50 Lira.


Bulgar mutfağı yaklaşık 600 yıl hakimiyetinde kalmış Osmanlılardan etkilenmiş doğal olarak. Pek çok Türk yemeği ve yemekle ilgili kavram Bulgar mutfağına girmiş; salata, turşu, paça, işkembe, kıyma, yufka, musakka, yahni, imambayıldı, güveç, köfte, kavurma, kapama, kebap, çömlek kebabı, tas kebabı, şiş, sarma, börek, yoğurt gibi. Süt ürünlerinin lezzeti, geniş otlaklarda beslenen hayvanların yedikleri çeşitli otların aroması ile zenginleşen sütlerinden kaynaklanıyor. Etler de tabii ki pek leziz! Hayatımın köftesini Sofya’da yedim desem abartı olmaz. Bulgar mutfağı genellikle haşlanarak ya da fırınlanarak pişirilen güveç tarzı yemeklerden oluşuyor. Tencere yemekleri, güveçler, şişe geçirilmiş domuz, tavuk, koyun ve dana etinden yapılan ızgara(shihcheta)  ve kebap çeşitlerilerini “Monastry Cook House Restaurant”da yiyebilirsiniz. 161 çeşidiyle iddealı olan restoranda akşam yemeğinde dört kişi şarap dahil 100 lira ödedik. Yoğurdun anavatanı olarak bilinir Bulgaristan. Sıcak ve soğuk çorba çeşitleri, turşuları, reçelleri ve hamur işleriyle de ünlüdür.


Bizde çoban salatası olarak bilinen salatanın üzerine özel Bulgar peyniri serpilerek servis edilen chopska salata en lezzetli salatası. Kahvaltılık Ajvar, patlıcan salatası, Türk mutfağında cacık olarak bilinen tarator, Sofya mutfağına özgü yerel bir çeşit omlet olan mish mash , peynirle doldurulmuş (bazen etli) ekmek kırıntısına batırılıp kızartılan chushki byurek, biber dolması, yaprak sarması, turşudan yapılmış  lahana sarması, etli - patlıcanlı güveç, imambayıldı , domates, kırmızı- yeşilbiber, şarap, soğan, salça, pırasa, domuz yağı ve domuz eti parçalarıyla pişirilen Bulgar usulü kavurma olan kavarma da Sofya mutfağının özgün lezzetleri arasında. Ayrıca sosisli kuru fasulye yemeği, kyufteta po chirpanski adı verilen fırında patatesli köfte yemeği, içine sebze ve baharatlarla tatlandırılan pirinçli bir harç doldurulan sazan balığı dolması nikuldenski carp da şehirdeki diğer popüler yerel tatları arasında yer almakta. Tahin helvası, cevizli kabak tatlısı, lokum, baklava, tulumba tatlısı ve çeşitli meyvelerden yapılan kompostolar,  Türk mutfağına öykünülmüş lezzetler. Baharatlı yerel bir sucuk çeşidi lukanka’dan yapılan sandviçler, döner ekmek, dürüm şehirde sıklıkla tüketilen atıştırmalıklar. Sofya’da en sık tüketilen Bulgar mutfağına özgü börek çeşidi, peynirli kol böreği banitsa’dır. Pogacha adı verilen hamur işi de, bizim poğaçanın aynısı. Ispanaklı, peynirli, patatesli veya pırasalı hazırlanan göçmen böreği zelnik de listeyi zenginleştiren böreklerin başında geliyor. Ayran, boza yaygın olarak tüketiliyor. Bulgaristan, şarabıyla ve birasıyla dünyaca ünlü bir ülke.
Şarap ve bira çeşitleri zengin Sofya’da, mutlaka bu etkinliğin destekcisi de olan Ivo Barbanov’un şaraplarını tadın. Syrah 2009 mahsulüne doyamayacaksınız. Dönüşte bavulumu boşaltıp, sadece Ivo’nun şaraplarıyla doldurmadığıma pek pişman oldum. Sakın Bulgaristan’ın ünlü sarı tekerlek şeklindeki peyniri kaşkavalı almadan dönmeyin. İnek koyun hatta keçi sütünden yapılmış çeşitleri fazla marketlerde.  Hatta size buffola sütünden yapılmış beyaz peyniri de öneririm. Dostluklarla dolu döndüm İstanbul’a, Balkanlar konusunda daha da zenginleştirerek dağarcığımı, kültürümü. Doyamadığım ata yadigarı Balkanlar’a yeni bir seyahati, deyimlerimizin de dediği gibi yeniden ve yine “dört gözle bekliyorum”!